2003 “Seramikle Yaratılan Çevre”,
“SANAT ve ÇEVRE” Konulu 7. Ulusal Sanat Sempozyumu Bildiriler Kitabı, Hacettepe Üniversitesi, Güzel Sanatlar Fakültesi Yay: 21,  Ankara.

SERAMİKLE YARATILAN ÇEVRE

Kemal ULUDAĞ

Yeryüzündeki bütün canlıların kendi varlık koşullarına uygun, özel yaşama ortamları (kovukları) vardır. Bir çok canlı belli bir çevrede, ancak kendi türüne uygun koşullar altında yaşayacak biçimde özelleşmiştir. İnsan ise, belli bir çevreye ve ortama özelleşmemiş ‘genel-gezer’ bir varlıktır. İnsanoğlu ulaşabildiği her yerde, kendine özgü yaşam çevresini oluşturup, yaşamını sürdürebiliyor. Bu yönüyle insan, diğer bütün canlılardan farklı ve ayrı bir konum kazanıyor.

İnsan, tarihinin her döneminde yaşamını sürdürebilmek için çevresiyle sıkı ilişkiler kurmak zorunda kalan, çevreye bağımlı bir canlıdır.  Bir yandan doğal, bir yandan da sosyal çevresiyle düzenli ve sağlıklı ilişkiler kurmak için çabalayan insan, bir üçüncüsü olan yapay çevreyi de oluşturmuştur.

İnsanın çevresinden söz edildiği zaman, doğal, toplumsal ve yapay çevreler bütünüyle göz önüne alınmalıdır. Çünkü bu üç farklı çevre, birbirini ve insanı doğrudan doğruya etkilemektedir. Bilgilenebilen ve bilgilerini aktarabilen insanoğlu, yaratıcı özelliğini de kullanınca karşımıza gün geçtikçe gelişen ve ilerleyen bir teknoloji bilgisi ve insanı bütünüyle kapsayan yapay çevreyle karşımıza çıkmaktadır. Böylesi yeni bilgiler ve yenilikler, insan için daha kolay yaşanır bir dünya kurmak için değerlendirilmektedir.

Yeryüzünde, canlı cansız ve canlı-üstü olmak üzere başlıca üç çeşit varlık alanı vardır. Kara, su ve havadan oluşan yeryüzü dünyası, insan varlığının “cansız” dediğimiz çevresini oluşturur. İnsanoğlu, yaşam-yuvar (biyosfer) adını verdiği kendisi cansız ama canlıların yaşamına elverişli, doğal çevresini öteki canlılarla paylaşır (Güvenç 1984: 314).

İnsanın genel-gezer bir varlık olmasından dolayı, yani ulaşabildiği her çevrede yaşamını mümkün kılmasıyla, diğer bütün canlılardan ayrıldığı bir gerçektir.  Bir başka deyişle, oluşturduğu yapay çevre ile bunu mümkün kılar. Fakat insanı diğer canlılardan tamamen ayıran esas neden, kendi ötesinde “canlı-üstü” varlık alanları -toplumsal ve kültürel çevreler- yaratmış olmasıdır denebilir.

Varlık alanlarının kesişiminde yer alan insan, saç ayağını oluşturan her bir varlık alanı ya da bir başka deyimle, çevreler sistemi ile yerini bulur. Saç ayağının dengesini sağlamak hem evrendeki yerini hem de yaşamını sağlaması açısından büyük önem taşır.

Sosyal-kültürel sistemin, üzerinde yaşadığı doğal çevre ile karşılıklı ilişkilerini içine alan büyük ve karmaşık sisteme “ekosistem” adı verilmektedir.

Tüm ekolojik ilişkilerde olduğu gibi, insanla çevresi -doğal, toplumsal ve yapay çevresi- arasındaki en önemli ilişki, sistemin ve sistemde yer alan canlıların yaşaması, çalışması ve gelişmesi için gerekli olan enerjinin sağlanması, üretilmesi ve dağıtılmasıdır.

Doğal çevre, insanın evrende yer aldığı, çeşitli hareketlerinden etkilendiği ve yararlandığı, fakat insanoğlunun elinin değmediği, başka bir ifadeyle; dönüşüme uğratmadığı, cansız varlık alanı ile canlı varlık alanının kesişimindeki ‘yaşam-yuvar’ olarak adlandırılan ortamdır denebilir.

Canlı-üstü varlık alanı ise, insanın kendi ötesinde yaratmış olduğu kültürel ve toplumsal alandır.

Kendi ölümlüdür ama insanın yarattığı canlı-üstü varlık alanı öncesiz-sonrasızmış gibi görünüyor. Yalnız ölümsüz olsa yine iyi, canlı-üstü varlık alanı, kendisini yaratan insanlardan sanki bağımsızmış gibi de görünüyor (Güvenç 1984: 314).

İnsan bir yanıyla canlı, yani ölümlü, öteki yanıyla da kendi yarattığı varlık alanı sayesinde canlı-üstü, yani ölümsüzdür.

Toplumsal çevre; bireylerin ve insan topluluklarının, yaşayış ve davranışlarıyla, ulusların ve kültürlerin gelişimi üzerinde rol oynayan toplumsal koşulların ve etkilerin tümü: İnsanın gelişmesini ve kişilik kazanmasını etkileyen, aileyi, arkadaş grubunu, okulu ve yakın çevreyi kapsayan toplumsal ortamdır.

İnsan varlık sahnesine en son çıkmıştır, fakat hızlı bir değişim süreci yaşamıştır. Geliştirdiği dil yetisiyle, yaptığı aletlerle önce yaşam çevresine, sonra dünyaya egemen olmaya başlamıştır. Avcı insan “Tarım Devrimini gerçekleştirmiş, daha sonra da Endüstri Devrimini gerçekleştirmiştir. Çevresine egemen olmaya çalışan insanoğlu, yapay çevresini, bir başka deyimle teknik-teknolojik çevresini oluşturmuştur.

‘Yapay çevre’ insanla doğal çevre arasında, makinelerden, karmaşık tekniklerden, bilgilerden üretilmiş ve dönüşüme uğratılmış nesnelerden oluşan bir ortamdır. Bu teknik ortam, teknolojik buluşların ve yeni enerji kaynaklarının uygulamaya koyulduğu, doğanın gereksinimlere ve amaçlara göre denetim altına alındığı bir ortam olarak görülmektedir (Akdeniz 1988: 1).

İnsanoğlu, doğal çevreyi ve bu çevrede yer alan canlı-cansız varlıkları kullanarak yapay çevreyi ve günümüz teknolojisini yaratmıştır. Teknik başarılar endüstri teknolojisini yaratmıştır. Fakat bu alan doğal çevre koşullarından bağımsız değildir. Aksine, deniz aşırı savaşlar ve uzay yolculukları gibi teknik başarıların, ileri teknolojinin doğal çevre ile etkileşiminin sonucu ortaya çıktığı görülür.

Yüzyıllar öncesinde, insanoğlu, alet, silah ve barınaklarla yapay çevresini kurmaya başlamıştır. Temel güdü ve ihtiyaçlarından dolayı, yarattığı bu yapay çevrenin ilk öğeleri alet, silah, seramik kap-kaçak ve barınaklardır. İnsanlık tarihi kadar eski olan seramik sanatı yapay çevrenin en temel malzemesi ve sanatı olarak karşımıza çıkmaktadır. İnsanoğlu bugün de, endüstri-ötesi çağını yaşarken, yapay çevreye uzay teknolojisinden tutun, kent mobilyalarına varıncaya kadar binlerce yenilikler ve bu yeniliklerin ürünlerini kazandırmıştır ve bunlarda da yine seramik tartışmasız yerini eskisinden daha etkin bir şekilde almıştır. Seramiğin uzay teknolojisindeki yeri bunun somut göstergesidir ve de bilimsel araştırmalar sonucu seramik malzemenin doğal çevre ve insan doğası ile yüzde yüz uyumlu olduğunun saptanması bu yeri pekiştirmektedir.

İnsan, bütün yaşamını ve etkinliğini doğal, toplumsal ve yapay çevreler üstüne kurmuştur, aynı zamanda da yaşamını bu çevreler bileşkesi içinde gerçekleştirmektedir. Kent, bu çevreler bileşkesinin somutlaştığı canlı bir kesittir ve de bu yapay çevrenin en büyük ve temel alanıdır. Çevre yaratılmasında seramiğin en temel malzeme ve sanat olduğunu kent ve kent yaşamı gözler önüne sermektedir.

Yapay çevre ve bu çevrenin temel bileşkesi olan kentte yer alan kent mobilyaları da yapay çevre yaratma isteğinin sonucu olarak ortaya çıkarmıştır. Kesin tarihi bilinememekle birlikte kent mobilyaları, kent yaşamının gereği sonucu doğmuştur. Aydınlatma, bayrak ve flama direkleri, yer döşemeleri ve benzerleri ilk kent mobilyaları olarak sayılabilir.

Endüstri devrimi sonrası giderek ivmelenen hızlı kentleşmenin doğal sonucu olarak kent açık alanları, daha önem kazanmaya, daha yoğun kullanılmaya başlamıştır. Bu gelişmenin sonucu olarak da “kent mobilyası” kavramı giderek yerleşmeye, gelişmeye başladı (Gürsu 1988: 20).

Kent mobilyalarının kent yaşamındaki yerini tam olarak alması ve kentsel tasarımda bir alan olarak kabul edilmesi, endüstri devrimi sonrasında gerçekleşmiştir. Günümüzün endüstri ürünlerinden olan kent mobilyaları, kent yaşamındaki yerini ve önemini tam olarak almaya başlamıştır.

Teknolojinin sunduğu imkanlar ve yeni malzemeler her alanda olduğu gibi, kent mobilyası üretiminde de kullanılmaya çalışılmaktadır. Geçmişte üç-dört temel malzemeden oluşan kent mobilyası metalürjisi, bugün otuza yakın bir malzeme sayısına ulaşmıştır. Bu sayı her geçen gün daha da artmaktadır.

Seramiğin, 1970’den itibaren malzeme özellikleri (fiziksel ve kimyasal dayanıklılık, renk, doku, hijyen, çevresel uyum...) nedeni ile dünya kent mimarisinde ve çevre düzenlemelerinde kullanımı planlı projeler sonucunda arttı(Yeltan 2001:44).

İnsanoğlunun neredeyse var olduğu ilk çağlardan beri günlük yaşamında yer alan seramik, bugün kent mobilyalarında da vazgeçilmez bir malzemedir. Geçmişin ve de özellikle günümüzün çağdaş yaşamında vazgeçilmez bir yer tutan seramik, kent mobilyalarında yaygın olarak kullanılmaktadır.

Günümüz kentlerinde seramiğin mimaride yapı kompleksinin bir parçası olarak kullanımı ya da kent dokusu içinde yer alan seramik heykel ve kent mobilyalarının varlığı ister istemez konu ile ilgili “mimari-seramik” tanımını ortaya çıkarır (Yeltan 2001: 44).

Kentte çevre yaratılmasında ve uyumlu çevreler oluşturulmasında özellikle anıtsal heykel, mimari ve kent mobilyası temel öğelerdir.

İnsan, doğal çevre içinde kendi varlığını somutlaştırmak için bazı çabalara girer. Bu çabalar sonucu oluşan anıt, dikili taş gibi yapıtlar, açık çevreye ve kent meydanlarına insanın kalıcı damgasını vurması girişimidir. Tarihi süreç içinde çevre yaratılmasında sanatçılar ve mimarlar, bu çevrelere plastik sanatları olabildiğince sokmaya çabalar. Bu yaratıcı çabalar, doğada biçimlemelere girişmekten kent içinde varlığını duyurmaya, endüstriyel yabancılaşmaya karşı çıkarak özgürlük kazanarak, bunu çevrede yaratıcı güç olarak kullanmaya, kentli ile yeni ilişkiler kurup, sanat olayına aktif anlamda katmaya kadar uzanır.

Kent ortak mekanları ve çevrelerinin fonksiyonel standartlarını artırma ve yeni fonksiyonlar kazandırma çabaları nicel anlamda yoğunlaşırken, bu mekanlarda yaşananla ve sanatsal boyutuyla ilgilenme ve bu yönde yoğunlaşma nitel anlamda değer kazanmıştır ve bu değer her geçen gün artış göstermektedir.

Kentler, insanın toplumsal ve kültürel yaşamını sürdürdüğü, kentlinin kültürünü, tarihsel değerlerini ve teknolojisini yansıtan yapay çevrelerdir.

Kent ortak mekanlarının ve mimari-seramiklerin kültürel boyutu, ülkemizde sanatçılar, tasarımcılar, yerel yönetimler ve kentliler tarafından belli ölçeklerde kavranmaya başlamıştır. Çeşitli kültür ve kent sorunlarını yaşamında barındıran kentlerimizde, kentlilerin zaman içinde bu sorunlardan arındırılıp, mimari-seramik olgusunu ve gerekliliğini kavrayıp benimsemesini sağlamak düşüncesiyle, bu tür uygulamalar daha fazla gerçekleştirilmelidir. Seramik heykel ve kent mobilyaları, toplumsal kullanıma yoğun olarak sunulduğu zaman, hem kent mobilyası olgusunun kavranmasını, hem kullanım ve alışkanlığının edinilmesini, hem de çevresel sanat bazında sanatsal bir işlevi kent ortak mekanlarında insanlara sunularak, kültürel bir görevi üstlenip yerine getirecektir.

Endüstrileşmeyle yoğun ve ürkütücü bir duruma gelen kentlerimiz, seramik heykel ve kent mobilyaları sayesinde, insana bu denli yabancı kalmayacak, kentlinin de sosyalleşme süreci hazırlanmış ve aynı zamanda da hızlandırılmış olacaktır.

 

 

KAYNAKÇA

AKDENİZ, Halil             :  “Teknolojik Toplumlarda Sanatta Yeni Gereksinimlere İlişkin Gözlemler”, Çağdaş Teknoloji ve Sanat, H.Ü. G.S.F. Yay. No:8, 1988, Ankara.

BANAEET, Jonathan      : “Urban Desing as Public Polisy”, Architectural Records Books, 1975, New York.

GURSU, Hakan              :  “Toplumsal Kullanım ve Ürün Bazında Kent Mobilyaları”, İnşaat Dergisi, Sayı: 2, 1988, Ankara.

GÜVENÇ, Bozkurt         :  İnsan ve Kültür, Remzi Kitabevi Yay., 1984, İstanbul.

ÖGEL, Sema                  :  Çevresel Sanat, İ.T.Ü. M.M.F. Yay., 1977, İstanbul.

ULUDAG, Kemal           :  Kent Mobilyalarında Seramiğin Yeri, Yüksek Lisans Tezi, 1990, Ankara.

YELTAN, Lerzan Özer   :  “Seramiğin Kent Kuşatması”, Seramik Dergisi, T.S.D. Yay., Sayı:15,2001, İstanbul.