2003 “Toprağın Erki - Hamiye Çolakoğlu”,
“Seramik Türkiye Dergisi”  Türk Seramik Federasyonu Yay., Eylül-Aralık, Sayı: 2, İstanbul, Sayfa: 44–48

TOPRAĞIN ERKİ HAMİYE ÇOLAKOĞLU

 

Kemal ULUDAĞ

            Sanata ve sanatçıya verilen destek; sanatın ortaya konulması, konuluş aşamasında imkanlar yaratılması, alıcıya (izleyene, okuyana, bakana, dinleyene) ulaştırılması ve sanat eserlerinin korunması olarak bilinmekte ve anlaşılmaktadır. Bunlarla birlikte sanata ve sanatçıya verilen destek ve saygının bir başka göstergesi, belki de en önemlisi, “onları belgelemek ve bu belgeler aracılığı ile zaman ve mekan farkını ortadan kaldırarak tüm insanlara o sanatçıları ve o sanat eserlerini sunmakla gösterilebilir (IX)”.

            Bu açıdan, kapsamlı bir araştırma ve titiz bir çalışmayla “Toprağın Erki, Hamiye Çolakoğlu” kitabını yazan ve hazırlayan Sıtkı M. Erinç ve kitabın yapımını üstlenen İbrahim Bodur şahsında Kale Grubu Şirketleri, sanata ve sanatçıya verdikleri somut destekten ve gösterdikleri saygıdan dolayı teşekkürü ve takdiri fazlasıyla hak ediyorlar.

            Çanakkale Seramik sanat yayını olarak çıkan “Toprağın Erki, Hamiye Çolakoğlu” kitabı, Sıtkı M. Erinç’in sanatçılara yönelik kaleme aldığı dördüncü kitabı. Daha önce “Eşref Üren” (Meteksan Yay., 1989), “Zeki Faik İZER” (Halk Bankası Yay., 1990), “Ercümend KALMIK” (Halk Bankası Yay., 1991) kitaplarıyla bilinen Erinç, detaylı ve titiz araştırmalarını belge ve fotoğraflarla destekleyerek, öyküsel bir dil ile aktardığı bu kitaplarında sanatçıların yaşam öykülerini ve sanat yaşamlarını öykü-roman tadında yazarak, bilimselliği sonuna kadar korurken, edebiyatın içten ve etkileyici yönünü de kullanmayı başarmış.

            Kitabın bütün bölümlerinde öyküsel dil ve edebiyat tadını almak olası. Fakat özellikle kitabın “Karadeniz’de Buluşan İki Sülale” ve “Çolakoğlu Ailesi ve Hamiye Çolakoğlu” bölümlerinde bu öyküsel dil ve edebiyat tadı fazlasıyla göze çarpmakta. Bu öyküsel dilden örneklerle Hamiye Çolakoğlu’nun yaşam öyküsüne ve sanat yaşamına bakalım:

O sene Sürmene’de pek sık rastlanmayan bir kış olur. Kar diz boyudur ve her yer buz kesmektedir. Böyle zor koşullar altında 1933 yılının Aralık ayının 22’sinde ikinci çocuğunu doğurur Naime. İkinci çocuk da kızdır. Üstelik çelimsiz, soluk benizli, incecik ama kapkara kaşlı bir kız. Oysa Naime erkek beklemektedir... Bozulur... Ayvalık’tan baba gelir, eli kolu paketlerle, armağanlarla. İlk kızları Mariye’ye uyan bir isim aranır yeni bebeğe ve Karadeniz yöresinin tipik isimlerinden birini koyarlar HAMİYE derler adına (4).

            İşi gereği Ayvalık’da olan baba hasrete dayanamaz, ailesini kayınpederinin Karamürsel’deki çiftliğine yerleştirir. Hamiye Çolakoğlu dört yaşındayken gemiyle ilk uzun yolculuğuna çıkar.

Çiftlikte keşfettiği ve en sevdiği oyun topraklardan tepeler yapıp içlerine su doldurmaktır. Çamurları mıncıklar, yoğurur ve küçük kap-kacaklar yapar. İçine su koyup kardeşine ikram eder. Ne üst kalır, ne baş... Annesinin azarlamalarına, Mariye’nin eleştirilerine aldırmaz ve bu oyunu büyük bir zevkle, büyük bir tutkuyla ve büyük bir inatla sürdürür (6).

            Karamürsel’den İstanbul’a giderler ve bir yıl İstanbul’da kalır aile. Bu bir yıl Hamiye Çolakoğlu için çok önemlidir. Çünkü hem ilkokula başlar hem de parklarda, müzelerde ve İstanbul’un değişik mekanlarını gezdiği dolu dolu günlerdir. Tekrar Karamürsel’e dönülür ve iki yıl sonra da Çolakoğlu ailesi Ankara’ya taşınır.

            Ortaokulu bitirdiği yaz bir gün çok terler ve üşütür. Bu hastalık yüzünden bir yıl boyunca evden dışarı çıkamaz. Bu süreyi kitap okuyarak ve resim yaparak geçirir. Bir süre Cemal Bingöl’den resim dersleri de alır.

Tek düşü İstanbul’daki Güzel Sanatlar Akademisi’ne gitmektir. Bu düş yeni de değildir aslında. Karamürsel’de daha ilkokul üçüncü sınıfa giderken, Hasandede Türbesi’nde üç arkadaş gelecekte ne olmak istediklerini konuşurlar. İki kız bir erkektirler ve Hamiye o erkek arkadaşını bir daha görmez. Ama kız arkadaşı doktor olmak istediğini belirtir (olur da). Hamiye ise ressam olacağını belirtir ( o sıralar seramiğin hiç bir güncelliği yoktur) (12).

            Aile büyükleri önce İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi’ne sonra da Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü’ne gitmesini engeller. Hamiye Çolakoğlu, İsmet Paşa Kız Enstitüsü’ne kaydedilir. Bir yıl sonra da Atatürk Kız Enstitüsü’ne nakledilir.

            Atatürk Kız Enstitüsü’ndeki mezuniyet sergisinin açılışına gelen Milli Eğitim Bakanı Tevfik İleri, Hamiye Çolakoğlu’nun bir resmini çok beğenir ve Müdüre Hanıma “Bu genç çok yetenekli, onu İtalya’ya yollayalım” der (14).

            Artık Hamiye Çolakoğlu’nun hedefi belli olmuştur. Bu hedef için elinden gelen her şeyi yapacaktır.

1953-54 yıllarında hem Türk El Sanatları Tanıtma Derneği’nde çalışır, hem de Hakkı İzzet’in Ankara Yapı Enstitüsü’ndeki seramik atölyesine devam eder (14).

            Hamiye Çolakoğlu boş durmamakta sanatın değişik dallarıyla uğraşmaktadır. Fakat İtalya düşünü gerçekleştirmek için çabayı da elden bırakmaz.

            Daha önce Almanya dönüşü gezi amaçlı uğradığı İtalya’ya, 1959’da İtalya Hükümetinin ilk karşılıksız bursuyla düşleri gerçekleşmiş olarak gider.

İlk yıl tam gün, hatta neredeyse geceli gündüzlü okuldaydı. İkinci yıl ise saat 14.00’de dersler bitiyordu. Hamiye’de Güzel Sanatlar Akademisi’nde Scenografi (sahne düzeni) bölümüne devam etti. Türkiye’de bunun eğitimi verilmiyordu. Resmi de ihmal etmiyor, resim atölyelerine de muntazaman girip çıkıyordu. Nitekim bu sayede, 1962 yılında Roma’da açılan Genç Sanatçılar Sergisine “Toskana Tepeleri” adlı guaj resmiyle katılacak ve gümüş madalya kazanacaktı (21).

            Nazım Hikmet’le İtalya’da tanışması ve bu tanışmada, büyük şairin teşvikiyle “Evrenin Geleceğinde Gençliğin Rolü” konulu yarışmaya katılması “Dünya Yirmi iki Bin Kilometrelik Seyahat” ödülünü kazandırır ve bu yolla bir çok ülkeyi görme ve tanıma şansına erişir.

Telaşlı bir yılın ardından 1963 yılında da, Hamiye’yi çok mutlu edecek başka bir olay gerçekleşti. Amerika Seramik Derneği’nin Washington’da açtığı Uluslararası Seramik Sergisi’ne İtalya’dan katıldı ve hem de en iyi kritiği aldı ve hem de ünlü Amerika Kil Derneği üyeliğine kabul edildi (26).

            Bu gurur verici başarıları, dopdolu yaşama olanaklarına rağmen memleket özlemine dayanamayarak 1963 yılında yurda döner. Bir yıl boyunca seramikle ilgili iş arar ama bu gerçekleşmez. Sonunda kendi atölyesini kurmaya başlar ve sevgili hocası İsmail Hakkı Oygar’ın yaptığı ilk fırınında, ilk iş olarak Ulus’daki Yiba Çarşısı’nın girişine bir çalışma yapar.

            1965 yılında İsrail’de sanatçı köyünde bir yıl kalır ve seramik çalışmalarını orada da sürdürür.

İsrail’de iki sergi açar Hamiye. Biri, Ein-Hod’dadır. İkincisi ise Tel Aviv Bat-Yam Belediye Müzesi’nde Picasso sergisi’nden hemen sonra açılır. Serginin adı “Orada Bir Köy Var Uzakta”dır. Açılışa İsrail Kültür Bakanı da gelir. Sergi çok sükse yapar ve Batyam Şeref Madalyası verilir Hamiye’ye (29).

            1966 yılında atölyesini yeniden düzenler. Atölyesi sadece seramik yaptığı bir çalışma ortamının ötesinde, bir seramik laboratuarı, müzik yapılan bir meclis, kitap okunan bir kütüphane, yemek toplantılarının yapıldığı nezih bir restoran, her daldan sanatçının katıldığı bir sanat merkezi, kısacası Hamiye Çolakoğlu’nun dergahı olur. Atölyesindeki bu sanatçı birlikteliğini resmileştirerek Birleşmiş Ressamlar ve Heykeltıraşlar Derneği’ni kurar.

Nihayet 1972, Devlet Güzel Sanatlar Galerisi’nin Zafer Çarşısındaki yeni yerinde Türkiye’deki ilk kişisel sergisini açar. 1964’de Füreya Koral’ın Galeri Milar’da açtığı ilk seramik sergisinden sonra Ankara’daki üçüncü (ikincisi ise Bingül Başarır’ındır) ve Zafer Çarşısındaki ilk kişisel seramik sergisidir bu (36).

            Seramik çalışmaları büyük bir ivme kazanır: Özel Yükseliş Koleji öğrencilerine seramik dersleri, birçok kamu ve özel şirket binalarına seramik duvar panosu uygulamaları, Bozüyük Seramik Fabrikası ve Çanakkale Seramik Fabrikası’nda büyük boyutlu çalışmalar gerçekleştirir.

1974 yılında Alman Kültür Derneği’nde bir kişisel sergi daha açar: “Doğanın Dokusu I” der adına. Aynı yıl Macaristan’da çok ünlü bir şatoda düzenlenen uygulamalı seramik sempozyumuna katılır ve bir buçuk ay kalır Macaristan’da (42).

            İran’a Şahın davetlisi olarak Mustafa Tunçalp’le birlikte giderler ve yaklaşık bir aydan fazla kalırlar. Dönüşte hemen Çan’a çalışmaya koşar.

1978 yılının Haziran ayında Ankara’daki Çanakkale Seramik Galerisi’nde, “Doğanın Dokusu 5” diye adlandırdığı sergisini açar... Bedrettin Cömert tam dört kere gezer sergiyi. Sevgi Soysal’ın heykeli karşısında durur, durur ve “Hamiye yahu, bir insanın heykelinin yapılması için ölmesi mi gerekir?” der. Sergi için bir de harika yazı yazar. Bu son yazısıdır Bedri’nin. Ertesi günü kurban edilir Bedri. Ne büyük kayıptır... İtalya’da başlayan bir dostluk böyle mi bitiverecekti? (50).

            Atatürk’ün 100. Doğum Yılı Kutlamaları çerçevesinde Türkiye ve Uluslararası Çocuk Sağlık Merkezi’ne “Evrende Barış Senfonisi” çalışmasını yapar ve bu eseriyle 1982’de İş Bankası Büyük Ödülünü alır. Çolakoğlu 1983 yılında ise Hacettepe Üniversitesi, Güzel Sanatlar Fakültesi’nde Seramik Bölümü’nü kurmakla görevlendirilir.

1990 yılında Hamiye, bir kez daha kişisel sergi açar Tunalı Hilmi Caddesi’ndeki Emlakbank Sanat Galerisi’nde. Porselen sergisidir bu. Küçük objelerin ağırlıkta olduğu bu sergi de olağanüstü yankı yapar. Hamiye sanatının doruğundadır (70).

            Bu sergiden üç yıl sonra 1993’de bir kişisel sergi daha açar.

Ankara Atatürk Bulvarı üzerindeki Şekerbank Sanat Galerisi’nde açılan bu sergide son derece yeni, son derece anlamlı yapıtları sergilenir. “Bombalar Çiçek Açmalı”, “Sonsuzluğa Açılan Kapı”, Bosna-Hersek Anısına”, “Uğur Mumcu’ya Saygı” gibi yapıtlar sadece seramiğin erkini değil, aynı zamanda Hamiye Çolakoğlu’nun da hem seramik teknolojisindeki, hem de sanatsal yaratıcılıktaki erkini göstermesi bakımından cidden kayda değerdi (74).

            Bu serginin sonrasında Hamiye Çolakoğlu’na 1993 yılı Sanat Kurumu, Yılın Sanatçısı Ödülü verilir.

1994 ve 95 yılları okul-ev-karma sergiler üçgeni içinde geçer. Tam bu tekdüzelikten bezmek üzereyken büyük bir atılımı gerçekleştirir Hamiye ve 1995 yılında Beytepe Kampusu yakınlarındaki Beysukent’ten bir yer alır. Artık “Beyaz Ev”e başlanabilir (75).

            Yıllardır düşünü kurduğu sanatçı köyünü gerçekleştirememenin burukluğunu Beysukent’deki Beyaz-Ev’le gidermek için kolları sıvar.

1997’de Çan’da “Yaşam Ağacı Heykeli”ni, aynı yıl Bilkent Üniversitesi “Bilimin Işığı” duvar panosunu ve “Bilim Ağacı Heykeli”ni yapar (79).

            Kitabın “Sanatçı Hamiye Çolakoğlu” bölümünde ise sanatının yönelimleri ve sanatçı kişiliğinin özellikleri vurgulanır:

            Sanatın bir bütün olduğu ilkesini doğrulayan birçok sanatçı ve sanatçıların çalışmaları örnek olarak gösterilebilir.

İşte Hamiye’nin sanatsal yetisi buna da tipik bir örnek oluşturur: Resim, seramik, heykel, dekorasyon, müzik ve hatta yazın sanatının kimi dalları... Bunların her birine ciddi bir şekilde eğilmiş ve her birinden “sanat” kabul edilmesinde en ufak bir tartışma göstermeyen ürünler vermiştir... Sonunda seramik sanatında karar kılmış ve bundan asla vazgeçmemiştir... Sanata ve seramiğe olan bağımlılığı öylesine ileri götürmüştür ki artık onun özel yaşamı veya gönlünün çektiği bir yaşamı bile kalmamıştır, kalmamış gibidir (86).

            Doğuştan gelen yetisini, merak ve araştırmacı yönüyle birleştiren Çolakoğlu, yaşamında ve özellikle sanatında hep yeniye ve özgün olana ulaşabilmiştir.

Hamiye Çolakoğlu, sanatında teknoloji ile estetiği, geleneksellikle modernliği daima bir denge içinde birleştirebilen ve bunu da yaşamının kendisiyle, yaşamın dirikliğiyle örnek gösterilebilecek bir şekilde senteze ulaştırılabilen sayılı sanatçılardandır (86).

            Çolakoğlu’nun yapıtlarında, hem duvar panolarında hem de seramik heykellerinde iki temel öğe dikkati çeker. Bunlardan ilki malzeme üzerindeki etkin hakimiyeti; kili biçimleme, sırlama ve fırınlamadaki becerisi. İkincisi ise, zıtlıkları sunumundaki estetik yetkinliği.

Çolakoğlu’nun seramikleri üzerine pek çok şey söylenir tartışmasız. Söylenmiştir de... Fakat belki de ilk söylenecek olan, ilk söylenmesi gereken, her bir yapıtın kendine haslığını, kendine özgünlüğünü koruyabilmesi, tekrarlamaların, yinelemelerin yok denecek derecede az bulunmasıdır (87).

            Bu kitabın belki de en dikkat çeken ve özgünlüğünü daha da pekiştiren, bu tür kitaplarda pek rastlanmayan bir yaklaşımın sergilendiği “Hamiye Diye Biri” bölümü ve bu bölümde değinilenler:

            Erinç, 1960’lı yılların sonlarında sık sık Kızılay’da karşılaştığı ve yanındaki arkadaşlarından dolayı tiyatro sanatçısı zannettiği insanın, seramik sanatçısı Hamiye Çolakoğlu olduğunu yıllar sonra Vakko karma sergisinde öğrenir. Tanışmaları ise 1980 yılında “Evrende Barış Senfonisi” yapıtını yaptığı günlerde gerçekleşir.

O gündür, bu gündür, gittikçe koyulaşan bir dostlukla sürdü ilişkilerimiz. Hem sanatçı Hamiye ile, hem eğitimci Hamiye ile hem de dost Hamiye ile birlikte oldum farklı konumlarda. Fakat sonuçta bana kalan insan Hamiye’dir, diğerleri değil, öncelikli olarak değil (82).

            Bir objeyi, bir olayı, ya da bir olguyu değerlendirirken; değerini ortaya koymaya çalışırken, obje, olay ya da olguyla özel bir bağınız varsa, verilen değer o özel bağın ve duygunun yoğunluğuna bağlı olarak artar. Hele de bu değerlendirme bir insana yönelik yapılırsa ve o insan arkadaşınız, dostunuzsa, objektif olmanız neredeyse imkansızlaşır. “Değer Yakıştırma”dan kaçamazsınız. Fakat Erinç kitabın “Hamiye Diye Biri” başlıklı bölümünde bu genel olguyu ve kanıyı tamamen yıkarak hem objektifliğini ortaya koyuyor, hem de Hamiye Çolakoğlu’nu bir insan olarak bütün nitelikleriyle okuyucuya tanıtıyor. Günahıyla, sevabıyla... İşte bunlardan birkaç örnek:

Tüm olaylarda, bir iyi yan bulmasını kolaylıkla beceriveriyordu. Kırgınlığı, kızgınlığı bir sabun köpüğü gibiydi ki bu huyu, zaman zaman beni sinirlendirirdi ve tartışmamıza neden olurdu (82).

İnsanlara karşı objektif olamıyordu bir türlü. Kimine acır yardım eder, kimine üzülür bir katkıda bulunurdu. Böyle durumlardakilere “iyi insan”, “güzel insan” der ve yanlış değerlendirmelerini çok geç fark ederdi. Bu hatalarından ders almadığı, alamadığı için kızmaktayım ona (82).

Son derece meraklıdır. Bu merak kimin kiminle flört ettiğinden başlayıp, Ekvator’da en çok ne yetişire kadar sürer. İşte bu yüzden de öğrenmeye çok açıktır ve devamlı bilme arzusu ile çalışır, çabalar, okur, dinler, gider, görür. İşte bu yüzden onu kıskanmaktayım (83).

Her şeyi bir tarafa bırakalım, iki niteliği var ki Hamiye’nin asla görmemezlikten gelinemez. İlki özgürlüğe, özgürlüğüne olan tutkusu, ikincisi ise insana, insanlara karşı beslediği, biraz da soyuta kaçan sevgi... (84).

            Hamiye Çolakoğlu 1983-1990 yıllarında lisans ve yüksek lisans eğitiminde hocam oldu. Mezun ettiği ilk öğrencilerindenim. Tabii ki hala da hocam. Fakat 7 yıllık aktif ve direkt öğrenciliğimde, başka bir ifade ile, bu süreçte öğrencilikle başlayan ve asistanlıkla devam eden birlikteliğimiz döneminde hocamı tanıdığımı sanmışım. Bir başka hocam olan Sıtkı M. Erinç’in bu kitabı sayesinde artık Hamiye Çolakoğlu hocamı eğitimci, sanatçı ve de bir insan olarak bütün yönleriyle tanıdığımı söyleyebilirim.